Girit’te doğdu, İzmir’de büyüdü, Ceneviz Levanteni bir aileden geliyordu. Kalemi onu Paris’e taşıdı, Fransız edebiyatında kendine yer açtı.
İsmi bugün büyüdüğü topraklarda unutulmuş olan Dominique-Alexandre Parodi’nin çok kültürlü, çok dilli ve sınırları aşan hayatı ve eserlerindeki bazı İzmir tasvirleri ilk kez 35 Punto’da.
1840’ta babasının İki Sicilya Krallığı’nın konsolosu olarak görev yaptığı, bugün Yunanistan’a bağlı olan Girit Adası’nın Hanya kentinde dünyaya geldi Dominique-Alexandre Parodi.
Doğduğu coğrafya kadar kökenleri de zengindi: Annesi Margarita Vitale, Batı Anadolu’nun kıyısındaki İzmir’dendi; babası Domenico Parodi ise İtalya’nın Ligurya bölgesindeki Loano kasabasından, Ceneviz bir aileden geliyordu. Yedi çocuklu bir ailenin dördüncüsüydü.
Henüz bebekken, ailesi onu İzmir’e götürdü. Alexandre, İzmir’de 1861 yılına kadar yaşadı.
Çocukluğu ve ilk gençliği, Ege’nin o tuz kokulu sokaklarında, farklı dillerin birbirine karıştığı hanlarda ve Fransızca-İtalyanca eğitim veren okullarda geçti.
Genç yaşta Milano’ya, ardından Cenova’ya taşındı. Burada, tanınmış bir oyun yazarı olan Ippolito d’Aste’nin kızı Vittoria d’Aste ile evlendi. Vittoria aynı zamanda, Ceneviz matbaacı Antonio Ponthenier’in torunuydu. Bu evlilikten iki oğulları oldu: 1870’te Cenova’da doğan Dominique Hippolyte Tite Marius, ileride felsefeci ve eğitim yöneticisi olacaktı. 1874’te Bois-Colombes’da doğan Hippolyte ise elektrik mühendisliğinde öncüler arasında yer alacaktı.
Parodi’nin kalemi erken yaşta parladı. 1865’te Fransa’da ilk kitabını yayımladıktan sonra, 1874’te kesin olarak Paris’e yerleşti. 3 Ekim 1881 tarihli kararnameyle Fransız vatandaşlığına kabul edildi.
Bir yandan L’Illustrazione Italiana gibi önemli İtalyan gazetelerine “Notizie Letterarie” ve “Corriere di Parigi” başlıklı köşeler yazıyor, bir yandan da şiirler, tiyatro oyunları kaleme alıyordu. Kalemiyle hem İtalya’ya hem Fransa’ya seslenebilen nadir yazarlardan biriydi.
Osmanlı kökenli olan Parodi, Fransız edebiyatında azımsanmayacak bir yer edindi. Parnas ekolüne mensup olan Parodi’nin tiyatro üslubu, antik Yunan tragedya yazarları ve Victor Hugo üzerine yaptığı uzun süreli çalışmalardan izler taşıdı.
Sahne etkilerini yaratma konusunda üstün bir yeteneğe sahipti. Şiirsel diliyle kaleme aldığı oyunlar kısa sürede dikkat çekti. 1876 yılında “Rome Vaincue” (Yenilmiş Roma) adlı trajedisi, Fransız sahnelerinde büyük beğeni topladı; öyle ki, daha sonra besteci Jules Massenet tarafından “Roma” adlı bir operaya dönüştürüldü.
Théâtre-Français’de sahnelenen bu eser, onu ünlü bir yazar hâline getirdi. Parodi, bu eserinde iffet yeminini bozan bir vestalin, Hannibal tarafından tehdit edilen Roma’nın çöküşüne neden olmasını sahne üzerinde yalın ama etkili biçimde tasvir eder.
Parodi, 1886 yılında Paris’te belediyeye bağlı kütüphanelerin denetmeni olarak atandı. Kültüre olan bağlılığı, sadece yazdıklarıyla değil, halkın kitapla buluştuğu alanlarda da sürdü.
*Le Dernier des Papes (Son Papa) adlı eseri ile zamanın geçiciliği temasını işledi. “Son Papa” figürü, Batı medeniyetinin sonunu, değerlerin aşınmasını ve yeni bir dünyanın doğuşunu simgeledi.
Parodi, bu eserindeki oryantalist imgeleri (İzmir, Meles Çayı, Doğu kadınları) bir tür pastoral nostaljiyle bezeyerek, Batı’nın yitirdiği ruhaniyete karşı bir özlem yarattı.
1901 yılında Paris’te hayata veda ettiğinde, geride yalnızca eserlerini değil, bir Levanten entelektüelin zengin yaşam öyküsünü de bıraktı.
“Bir akşam, annem her zamankinden daha hüzünlüydü. Bizi dizlerine oturtuyor, sıkıca kucaklıyor ve gözyaşları içinde ağlıyordu. İşte o zaman söylediği doğulu ilahi şarkı buydu, ve bana, İzmir ovalarındaki Meles çınarlarının altında tekrar tekrar söylettiği ezgi:
Nasıl ki, yaşamın biçimlerinden ve renklerinden soyulmuş bir odada,
çirkin bir iskelet gibi yatarsa, yalnızca akbabaların
değer verdiği ıssız bir mezarlıkta;İşte öylece yatar İzmir,
görkemin ve altının ışıltısının ilahisinden yoksun,
ne topun bronzu, ne sarayın mermeri,
Asya’nın çıplak bozkırlarında unutulmuş.Hiçbir prens orada insanların korktuğu
bir sesi yankılatmaz, hiçbir asker
zaferin kızıl kılıcını kuşanmaz!Burada hiçbir insan zalim değildir,
ve zarafetimiz kalplerimizi yumuşatır...Söyleyin, kızgın Afrika’nın yılmaz atları:
Hiç kalın sakallı bir Türk’ün ya da çevik
bir Helen’in dizginlerini kırabildiniz mi?Ama biz barışı ve tatlı tembelliği severiz.
Yumuşak bir minder üzerine oturup nargilenin
kokularıyla sarhoş olmaktan daha hoş ne olabilir?”“Le Dernier des Papes” (Son Papa) adlı eserinden