Sinema dünyasının vizyoner yönetmeni Christopher Nolan'ın şu an vizyona giren ve büyük ses getiren epik Odysseia uyarlaması, gözlerimizi yeniden antik çağın büyüleyici mitlerine çevirdi. Beyaz perdede Homeros'un bu ölümsüz eseri yankılanırken, önceki yazımızda dünya mitolojisinin ve edebiyatının en önemli isimlerinden, “Server-i Şuara” Homeros’tan bahsetmiş olmamız da güzel bir tesadüf oldu. Bu rüzgarı arkamıza alarak, bu sayıda rotamızı doğrudan Odysseia'nın sayfalarında karşımıza çıkan bir isme çeviriyor ve Yahya Benekay’a ait “İzmirli Bir Kralın Trajedisi: Tantalos“ isimli çalışmayı sizlere aktarmak istiyorum.
13 Eylül 1962 tarihli Hayat Dergisi’nin 38. sayısında bir “Yurdumuzun Efsaneleri” yazı dizisinin sekizincisi İzmirli kral Tantalos’a ayrılmış. Homeros’un Odysseia’sında geçen “Tantalos İşkencesi” efsanesinin detaylarının da anlatıldığı Benekay’ın bu önemli çalışmasını sizlere aktarırken, bu yazı dizisini hazırlayan Yahya Benekay’dan da bahsetmenin doğru olacağını düşündüm.
Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin kültürel dönüşüm süreçlerini hem bürokratik bir gözlemci hem de yaratıcı bir sanatçı olarak bizzat deneyimlemiş ve belgelemiş birisi olduğunu bu araştırma ile öğrendim.
Devlet müfettişliği görevinin getirdiği hareketlilik sayesinde Anadolu’nun ücra köşelerindeki sözlü gelenekleri, yerel efsaneleri ve inanç sistemlerini yerinde incelemiştir. Elde ettiği bu birikimi edebiyata aktarmış, Varlık gibi etkili mecralarda yayımladığı ödüllü röportajlarıyla sosyolojik birer belgeye dönüştürmüştür.
Benekay'ın asıl dehası, bu entelektüel ve akademik birikimi sinema gibi popüler bir kitle iletişim aracına dönüştürebilmesinde yatmaktadır. Yazılı sahada incelediği Anadolu bilgelerini, din sosyolojisi gözlemlerini ve toplumsal dramları Yeşilçam senaryoları aracılığıyla görselleştirerek modernleşen ve kentleşen Türk toplumunun ortak hafızasına sunmuştur. Bu yönüyle Yahya Benekay; edebiyat, sosyoloji ve sinema arasında kurduğu güçlü köprüyle Türk kültür tarihinde kendine özgü ve saygın bir yer edinmiştir.
Benekay’ın bu çalışmasını aktarırken de, dünyadaki farklı kütüphane, müze ve galerileri koleksiyonlarından Tantalos ile birlikte kızı Niobe’nin de tasvirlerini içeren seçkilerle görsel zenginlik katmaya çalıştım.
Ve bu güzel çeviri-yazı ile birleştirmek istedim. Bir sonraki yazımızda antik dünyanın yedi harikasından sayılan Ayasuluğ / Selçuk-Efes’te bulunan Diana / Artemis Tapınağı’ndan bahsedeceğiz.
Bedri Cumhur Doğu
İzmir Kralının Başına Gelenler
Yazan: Yahya Benekay
Zavallı Tantalos’u korkunç mihnetler çekmekte iken gördüm. Bir gölün içinde ayakta duruyordu. Su yükselip çenesine çıkmıştı. Susamıştı, ama bir türlü içemiyordu. İhtiyar Tantalos her ne zaman su içeyim diye eğilse göl hemen çekilip yok oluyordu. İki ayağı arasında kara toprak görünmekteydi. Armut, nar, altın meyveli elma ağaçları yemişlerini başından aşağı sarkıtıyordu. Fakat Tantalos ne zaman bunları koparmak için elini uzatsa, hemen bir rüzgâr esip yemişleri kara bulutlara kadar uzaklaştırıyordu.
Bunu, çok ünlü İonyalı ve İzmirli şair Homeros’un Odysseia adlı eserinden aldım. Kitabın kahramanı Odysseia bir münasebetle ölüler diyarına iner ve orada Tantalos’u böyle görür. Hikâyenin bu kadarı dünya edebiyatına «Tantalos İşkencesi» adıyla geçmiştir.
İhtiyar Tantalos, İzmir Kralı imiş. Fakat böyle bir işkence Tantalos’a neden reva görülmüştür? İşte efsanesi:
Yunan mitolojisine göre, Tanrı Zeus’un oğlu sayılan İzmir Kralı Tantalos bütün tanrılarla dostmuş. İzmir Körfezinin solunda, Menemen Ovasından başlayıp Manisa’ya doğru uzayan Yamanlar Dağında otururmuş. Sarayı bugünkü Bayraklı semtinin üstlerine gelen yerlerde imiş. Sık sık büyük ziyafetler tertip eder, çoğuna tanrıları çağırırmış. Başta Zeus olmak üzere Tanrıça Hera, Denizler Tanrısı Poseidon, Güneş Tanrısı Apollon, Ay Tanrıçası Artemis, Bereket Tanrıçası Demeter, diğer tanrılar Ares, Hephaestos, Aphrodite, Hermes Olimpos Dağından inerler, Tantalos’un sarayının konuğu olurlarmış. Tantalos da bununla pek böbürlenirmiş. Bir gün olmayacak bir hisse kapılmış, Tanrıları imtihana karar vermiş. Gene böyle bir ziyafet gününde oğlu Pelops’u keserek nefis yemekler halinde tanrılara sunmuş. Fakat tanrılar hemen anlamışlar. Baba Zeus hışımla ayağa kalkıp gürlemiş:
— Ey ölümsüzler, bu ikinci imtihânımdır. O zamanlar merhametsiz Lycaon bir insanı siniler içinde önüme getirerek beni sınamak istemişti. Gafil! O korkunç yemekler sofraya getirilir getirilmez, intikam alıcı yıldırımımla derhal sarayını yıkmıştım. Dehşet içinde kaçmıştı. Kırlara çıkınca, ulumaya başlamıştı, konuşabilmek için boşuna gayret sarf ediyordu. Çünkü onu hemen kurt yapmıştım. Şimdi bile hep kan dökmekten hoşlanır. Ama Tantalos, konuk sever oğlum bizim soframızla birden bile bile alay etti. Ne yazık ki konukluk yasaları ondan sağ iken intikam almamıza mâni!
Çok hünerli Tanrı Hermes, hemen sofrada tabaklar içinde duran Pelops’un parçalarını bir araya getirerek onu tekrar eski haline sokmuş, diriltmiş.
İşte tanrılar da bu yüzden Tantalos’u öldükten sonra bolluk içinde yokluk demek olan Homeros’un anlattığı o cezaya çarptırmışlar.
Tantalos’un bu efsanede adı geçen oğlu Pelops bilâhara İzmir’den Yunanistan’a gitmiştir. Bugünkü Yunanistan’ın güneyindeki yarımadanın bir adı Peloponez Yarımadasıdır. Bu, Pelops’un adası demektir. Pelops orada krallığa kadar yükselmiştir ve adını o ülkeye, o yarımadaya vermiştir.
Tanrılar, bu günahından dolayı Tantalos’u da onun iki çocuğu; oğlu Pelops ile kızı Niobe’yi de lânetlemişlerdir. Yunan mitolojisinde bu sülâlenin ve bu sülâleden gelmiş olanların türlü efsaneleri vardır. Tarihin pek ünlü Truva savaşını çıkaranlardan Agamemnon ile tarihte bilinen ilk aldatılmış koca Paris’le Truva’ya kaçan Helena’nın kocası, Menelaos bu soydandır.
Fakat kızı Niobe’nin başına gelenleri anlatmadan geçemeyeceğim.
Tantalos’un kızı Niobe de Yunanistan’a gitmiş ve oradaki Thebai Kralı Amphion ile evlenmişti. Niobe’nin yedisi erkek, yedisi kız on dört çocuğu olmuştu. Denilebilir ki Niobe eğer bahtiyarlığından daha az haberdar olsaydı, annelerin en mesudu olacaktı.
Yunan mitolojisine göre; Güneş Tanrısı Apollon ile Ay Tanrıçası Artemis’i, mânası gece demek olan, Leto doğurmuş. Thebai şehrinde Leto adına bayramlar yaparlarmış. Böyle bir bayram gününde kocası Amphion’un kral bulunduğu o şehirde Niobe ortaya çıkmış ve Leto’yu küçümseyerek şöyle konuşmuş:
— Leto’ya yapılan bu törenler niçin? Babam, tanrıların sofrasına oturmak müsaadesini kazanmış yegâne ölümlü, Tantalos’tur. Babamın babası Zeus’tur. Kocam ve ben bura halkının efendileriyiz. Güzelliğim ise bir ilâheyi bile kıskandırabilir. Bu kadar zenginliğime yedi oğlan, yedi kız ve yakında yedi gelinle yedi damat katınız; şimdi de gururumun kaynağını arayınız. Ya Leto? Doğuracağı zaman yeryüzünde yatabileceği bir karış toprak bile bulamadı. Bu törenleri hemen bırakın ve alınlarınızı çevreleyen defne dallarını atın!..
Thebai kadınları bu sözler üzerine başlarındaki defne çelenklerini çıkarmışlar ve töreni yarıda bırakmışlar.
Bunu gören Leto, Cynthe dağının tepesinden çocukları Apollon’la Artemis’e şöyle bağırmış:
— Sizleri dünyaya getirmiş olmakla hep gurur duyan ben annenizin ilâheliğinden şüphe edildiğini görüyorum. Çocuklarım! Şayet bana yardım etmeyecek olursanız yüzyıllardan beri içinde bana ibadet edilen tapınaklardan kovulacağım. Bu korkunç küfürlerin yanında bir kederim de var. Tantalos’un kızı da ayrıca hakaret etti bana, çocuklarını sizlerden üstün tutmaya cüret etti.
Daha fazla söylemesine meydan bırakmadan Apollon’la Artemis annelerine:
— Yeter ey annemiz! Uzun bir şikâyet cezayı geciktirir, demişler ve en hızlı uçuşlarıyla hava tabakalarını yararak aşağılara inmişler, bulutların içine saklanarak Thebai kalesinin üzerine gelmişler. Hemen Apollon altın oklarını, Artemis de gümüş oklarını çıkarmış. Apollon yedi oğlan çocuğuna, Artemis de Niobe’nin yedi kız çocuğuna nişan almışlar. Başlamışlar oklarını fırlatmaya. Çocuklar da her biri, bir ayrı işte, bir ayrı oyunda iken onların oklarıyla ölmüş.
Niobe’nin önce yedi oğlu öldürülmüş. En küçükleri İlionie ellerini göğe kaldırarak:
— Ey Tanrılar beni koruyunuz! Diye bağırmış. Ama o zamanlar Tanrıların hepsine birden dua edilemezmiş, o yüzden hiçbir ilâh bu yalvarış üzerine almamış.
Bu korkunç sonuç üzerine Niobe titriyen kollarını göğe uzatmış:
— Istırabımla doy, ey zalim Leto! Yedi defa ölüyorum, ey düşmanım! Zaferinle iftihar et! Ben şu felâketimle dahi senden zenginim, demiş.
Ardından da yedi kızı vurulup ölünce, Niobe sessiz sedasız kalakalmış. Felâketi gören kocası Amphion hançerini çekip, hem ıstırabına, hem de hayatına son vermiş. Niobe donmuş kalmış. Gözyaşlarını dahi dökemeden taş kesilmiş. Tanrılar o zaman Niobe’ye acımışlar; şiddetli bir kasırga çıkmış, taş kesilmiş Niobe’yi kavradığı gibi getirip babası Tantalos’un ülkesine, Sipilos Dağı’na bırakmışlar.
Sipilos, bugünkü Manisa Dağıdır. Manisa Dağı’nda uzaktan insanı andıran bir kaya vardır. Bu kayaya ta Homeros devirlerinden beri taşa dönmüş Niobe derler. Kayadan zaman zaman su sızar. O sular, Niobe’nin gözyaşları imiş.










